SâMİHA AYVERDİ

Mütefekkir - Yazar

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Mehmed Emiroğlu’nun Târihî Arka Plânı

E-posta Yazdır PDF

Mehmed Emiroğlu’nun Târihî Arka Plânı

Prof. Dr. Ali YARDIM 

Bu dünyâdaki rolünü oynayıp hakîkî yurduna göç eden Mehmed Emiroğlu Ağabeyimizin –himmeti hâzır olsun- irtihâlinin birinci sene-i devriyesinde, onu rahmetle yâd etmek üzere burada toplanmış bulunuyoruz. şahsım, dostları ve âile fertleri adına hepinizi saygılarımla selâmlıyor, hoş geldiniz diyorum.

*

Efendim, Mehmed Emiroğlu ile ilgili olarak bir kaç yazı yazmışdım. Bunların biri hâriç, hepsi de, o hayatta iken yazılmış yazılardır. Vefâtı dolayısıyla yazdığım yazıya da, “Bu, bir vefât yazısı değildir” notunu düştüm. Yâni, fakîrin kendisi hakkında ne düşündüğümü, hep kamuoyu huzûrunda, kendileri hayatta iken yüzüne söylemişdim. Prensip olarak, yazıda ve konuşmada tekrârı tasvîb etmediğim için, burada kendisi hakkında daha önce yazdıklarımın tekrârı yoluna gidilmeyecekdir. Zîrâ onun hizmetleri ve geride bıraktığı zengin kültür mîrası, tekrâra düşülecek kadar kısır ve çorak değildir. 

Mehmed Ağabeyi, 1955 yılında Uluırmak semtindeki kerpiç evinde tanımışdım. Ayını hatırlamıyorum. Ramazan Bayramı olmalıydı. Kur’ân-ı Kerîm hocam ve velî-i nimetim Ağazâde Osman Nûri Koçbeker, beni de berâberinde götürmüşdü. Hocam, onların köyü Botsa’da ilkokul öğretmenliği yapmışdı. Böylece, aralarında bir dostluk hukūku oluşmuşdu. Bu ziyâretten hatırımda kalan tek sahne, ayrılırken bana, Kâzım Karabekir Paşa’nın “İstiklâl Harbimizin Esasları” adlı kitabını hediye etmiş olmasıdır. O, 37 yaşında, ben de 16 yaşındayım. O yaşıma kadar, hocam dışında, hiç kitap hediye eden olmamışdı. Emiroğlu Ağabey, bu yönüyle benim “ilk”imi oluşturmuşdur. Bu, zihnime çakılan ilk kültür çivisidir.

Daha önceki yazdıklarım, hep, Mehmed Emiroğlu’nun vitriniyle ilgili değerlendirmelerdi. Bugün ise, onun mutfağına, yâni arka plânına girmek istiyorum. Bu sebeple, konuşmamın başlığını, “Mehmed Emiroğlu’nun Târihî Arka Plânı” şeklinde düşünebilirsiniz.

 *

Bu toplantı, zoraki yapılmış bir toplantı değildir. Bizim toplumumuzda, ölenin sene-i devriyesinde ve müteâkip sene-i devriyelerde ya “mevlid” okutulur; ya da geride yeterince hizmet ve kültür mîrası bırakılmış ise, hakkında söyleyecek sözü olanlar tarafından konuşmalarla yâd edilirler. Bu konuşmaların programlanması; panel, seminer, konferans, sempozyum, sohbet tarzındaki kültürel faaliyetler şeklinde olmaktadır. Emiroğlu, bu ikinci grubun adamıdır. Bunun böyle olduğu, bu toplantı ile tescîl edilmişdir. Buna da, âilesi ve birkaç yakını karar vermez. Bu, köklü dostlukların ve ektiği bereketli tohumların bir icbârıdır. Bu icbârı doğru okuyup toplantıyı düzenleyenlerin ferâsetleri, tebrîke ve takdîre şâyandır.

Mehmed Emiroğlu’nu kalıcı kılan cevher nedir? sorusu üzerinde düşünmekte fayda vardır. Emiroğlu, ilkokulu köyde bitirmiş ve çocukluk yaşlarında köyden şehre göç etmiş ve memuriyet hayâtını da ilkokul kadrosuyla tamamlamış bir kimsedir. Bugünün değer ölçüleri içinde, bu türden insanların esâmîsi bile okunmaz. Hele bizim gibi akademik unvanlılar, Emiroğlu gibilere kitapda yer ayırmazlar. Bütün bunlara rağmen ben ise, onun, kitapdaki yerini tesbit etmeye çalışacağım.

Emiroğlu, Akademik gelenekden gelmemektedir. Emiroğlu’nun bürokratlığı da yokdur. Politik tecrübesi de olmamışdır; o, politikayı hep karşıdan seyretmişdir. Ticâretle ünsiyet peydâ etmeyi de denememiştir. Öyleyse nasıl oluyor? Efendim, dünyâyı sâdece akademisyenler, bürokratlar, politikacılar ve holding sâhipleri idâre etmiyorlar ki! Bunlar, -tâbir câizse- buz dağının görünen tarafıdır. Bu işin, görünmeyen tarafının daha fazla olduğu da bir gerçekdir. Mehmed Emiroğlu, kökü derinlerde olan bir geleneğin, kendi devrindeki temsilcisidir.

Bu geleneğin kökü tâ Asr-ı Saâdet’e yâni Peygamber Efendimiz’e kadar gitmektedir. Şöyle ki, Peygamber Efendimiz, 23 senelik peygamberliği müddetince örnek bir nesil yetiştirmişdir. Adam gibi adam bir nesil. Buna, kendi terimi ile “Sahâbe” veyâ “ashâb” nesli denir. Saygı ifâdesiyle söylemek gerekirse “Sahâbe-i güzîn” ve “ashâb-ı kirâm” diye anılan bir nesil. Târihin görüp göreceği tek ve emsâlsiz bir devirdir onların devri. Çünkü ayarlarını Peygamber Efendimiz yapmış, kıvamlarını O tutturmuş, modası geçmeyen modelini Zât-ı Risâlet çizmiş. Aşklı, şevkli, enerjik, fedâkâr, vefâkâr, korkusuz, riyâsız, yalansız, dosta karşı merhametli, düşmana karşı acımasız, kalıcı değerleri geçici değerlere değişmeyen; İslâm’ın izzetinin küfrün zilleti ile rencîde edilmesine fırsat vermeyen; canını, malını ve bütün varlığını vermeye hazır, hem ayık, hem de uyanık bir nesil! Aralarında yaşlıları var, güçlüleri var, yiğitleri var. Varlıklısı var, fakiri var. Soylusu var, kölelikten gelenleri var. Beyazı var, zencisi var. Kadını var, kızı var. Evlisi var, bekârı var. Şehirlisi var, çölde yaşayanı var. Âlimleri var, dâhîleri var. İdâreciliğe yatkın olanları var, kumandan tabiatli olanları var. Aynen bu günkü toplumlar gibi çeşitlilik arz eden bir yapıya sâhib. Hepsinin de, içleri boş değil; iç mîmârîleri düzgün. Bu iç mîmârî düzgünlüğüne, biz “ahlâk” diyoruz. Bütün ihâta ve şümûlü ile ahlâklı insanlar. 

Zât-ı Risâlet‟in irtihâlinden kısa bir süre sonra, bu kıvâmını bulmuş insanlar, âdetâ infilâk edercesine hızlı bir fütûhat hareketine girişirler. Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde, yâni çeyrek asır içinde, doğuda Türkistan, kuzeyde Kafkaslar ile, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesi, kuzey batıya doğru Şam, Kudüs, Mısır ve Tunus’a kadar Kuzey Afrika ülkeleri İslâmlaştırılır. Bu müddet zarfında, Ashâb nesli yeni fethedilen ülkelere yerleştirilir. Buralarda, hummalı bir kültür faâliyeti başlar.

Daha fazla teknik ayrıntılara girerek, hedeften uzaklaşmak istemiyorum. Sâdece, bir noktaya işâret etmekle yetineceğim: Her bir sahâbi, gittiği yerde, “mihver şahsiyet” rolünü oynamış ve böylece, bir “ocak” oluşturmuşdur. Bilindiği üzere, Ashâb neslinin İslâm’ı götürdüğü bölgeler, bu günkü İslâm dünyâsının esâsını teşkil eder. Oralarda İslâmiyet, bu feyizli insanların himmetleriyle, silinmeyen damga hüviyetini kazanmışdır. 

Bir başka noktaya daha işâret etmek istiyorum: Hazret-i Peygamber’in Vedâ Haccı’nda, yüz yirmi bin sahâbenin olduğu söylenir. Bunlar içerisinde “âlim” sıfatını kazanmış ashâbın sayısı, ancak 10 rakamıyla ifâde edilmektedir. Bu rakama, Hz. Ebû Bekir dâhil değildir, Hz. Ömer dâhil değildir, Hz. Osman dâhil değildir. Cennetle müjdelenen on sahâbiden sâdece Hz. Ali bu sınıfa girebilmektedir. Bu demekdir ki, İslâmın yayılması, yaygınlaştırılması ve yaşatılmasının arka plânında, sâdece ilim adamları yokdur. Bu işin, başkaca isimsiz kahramanları da vardır.

Yeni bölgelere dağılan ashâb, bir ömür boyu Peygamber Efendimiz’den görgü, duygu ve bilgi yoluyla edindiği değerleri, çevresindeki insanlara aktarmakla ömür tüketmişlerdir. Allah merkezli bu hayat tarzının yerleştirilmesi uğrunda gösterilen gayretin adına “cihad” denir. Cihadın uygulanması “îlâ-yı kelimetullah aşkı” ile gerçekleşir. Amacı ise, “tevhîd”dir. Ashâb, Hz. Peygamberin ashâbı yetiştirdiği gibi, onlar da, kendilerinden sonraki nesli yetiştirme çabasına düşmüşlerdir ki, kıyâmete kadar sürüp gidecek bu nesillere de “Muhammed Ümmeti” denmişdir. Cihad, îlâ-yı kelimetullah aşkı, Tevhîd ve Muhammed Ümmeti kavramları üzerinde düşünmek ve bilgilenmek gerekmektedir. Değilse, Mehmed Emiroğlu gerçeğini anlamakda zorluk çekeriz.

*

İslâmiyet, ikinci hamlesini Selçuklular’la yapmışdır. Sultan Alparslan’ın kumandasında kazanılan Malazgirt zaferi ile, Anadolu’nun kapısı İslâm’a açılır. Askerî fütûhâtın hemen ardından, kültür akınları başlar. Bu defâ akınlar, doğudan batıya doğru yapılır. Merkezi, Türkistan’dır. Hazret-i Türkistan Ahmed Yesevî Hazretleri, terbiye edip de kıvâmını tutturduğu dervişlerini akın akın Anadolu’ya gönderir. Ömer Lütfi Barkan, bunlara “Kolonizatör Türk Dervişleri” adını verir. Bâzı kaynaklar, Alpler, Erenler, Derviş-gāzîler der. Bâzıları da Gāziyân-ı Rum, Bâciyân-ı Rum, Abdâlân-ı Rum sıfatını kullanır. Kimileri de Horasan Erenleri diye adlandırır. Hani, “herkesin maksûdu birdir, ammâ rivâyetler muhtelif” misâli, kelimeler değişse de, meselenin özü hep aynıdır. 

Ahmed Yesevî Hazretleri, aynen, Peygamber Efendimiz’in ashâbını yetiştirirken kullandığı usûlü kullanmışdır. Dervişlerini, aynı aşk, aynı şevk, aynı gāye ile yetiştirmişdir. Onlar da, vazîfeli olarak gittikleri yerlerde mihver insan rolünü oynamışlar ve birer “ocak” oluşturmuşlardır. Bu gün Anadolu, onların temele koyduğu değerlerin feyiz ve bereketiyle nafakalanıp gelmektedir. Anadolu’da pek çok evliyâ tabiatli şehir ve yerleşim birimi vardır. Geriye doğru gidildiğinde, oraların yerleşim yeri olmasında, Ahmed Yesevî dervişlerinden birinin himmeti ile karşılaşılmaktadır.*

İslâm’ın üçüncü hamlesi Osmanlılar eliyle gerçekleşmişdir. Anadolu’nun Bizans’a tâbi batı kesimlerinin fethi tamamlanınca Rumeli’ne geçen Osmanlı fâtihleri, kısa zamanda Balkanlar’ı İslâmlaştırırlar. Fethin gāyesi, insanları değil, toprağı İslâmlaştırmakdır. Bu da, başlı başına işlenecek geniş bir konudur. Bir asırdır sürdürülegelen kökten kazımalara rağmen, hâlâ canlılığını koruyan Balkan Müslümanlığı, Osmanlının attığı tohumların birer bereketidir. Ahmed Yesevî alp erenlerinin Anadolu’da yetiştirdikleri dinamik kadro, aynı usûllerle Balkanlar’ı mayalamışlardır.

*

Bu iş, târihde kalmış ve fonksiyonunu tamamlamış değildir. Peygamber Efendimiz: “Hakkı ayakta tutacak bir grup insan (tâife), kıyâmete kadar hep bulunacakdır” buyurmuşlardır. Dün adına; mücâhid denen, derviş denen, alperen denen, derviş-gāzî denen ve daha benzer sıfatlarla anılan bu, gönüllü Allah adamları emekli olup, kadroları da lağv mı edildi? Hayır!

Bir başka ifâde ile söylemek gerekirse; emîrulmüminîn, halîfe, sultan, hâkān, pâdişah gibi unvanlar kaldırılınca devlet başkansız mı kalıyor? Hayır; Cumhurbaşkanı diye yeni bir sıfatla müessese yaşamaya devam ediyor.

Allah’ın, insanın, dînin, ahlâkın ve insan ilişkilerinin bulunduğu bir dünyâda, dünden bu güne var olan bir şeyin yok olması veyâ yok edilmesi mümkün değildir. O, bir şekilde hep vardır ve var olacakdır. İsim değişiklikleri, şâyet aldatmaca değilse, bir ihtiyaçdan doğmuşdur.

Horasan Erenlerinin ve Osmanlı dervişlerinin bu günkü adlarının ne olduğunu bilmiyorum; fakat aynı faâliyetin devam ettiğini biliyorum.

*

Mehmed Emiroğlu’nu bir târihî arka plâna oturtmak için çizmeye çalıştığım bu tabloyu, burada kesmek istiyorum. Emiroğlu, tekâmülünü ana karnında tamamlamış mutlu insanlardan biridir. O, hayâta düzgün başlamış, düzgün yaşamış ve ömrünü düzgün tamamlamış bahtiyarlardandır. Benim ilk tanıdığım 37 yaşındaki Mehmed Emiroğlu ile, elli sene sonra hayâta vedâ ettiği 87 yaşındaki Emiroğlu arasında, mâhiyet farkı yok, sâdece derece farkı vardır. Bizleri kendisine bağlı kılan sır, onun tutarlı ve düzgün hayatı ile, hiç ara vermeden sürdürdüğü hizmet çizgisidir. 

Emiroğlu, bu dünyâya bir vazîfe ile gönderildiğinin hep farkında olmuşdur. Kendisinin farkında olan insanlar, hayâtı, göründüğünden farklı görürler. Bu yüzden onlar, kendilerini arka plâna itip, diğer insanları ön plâna çıkarırlar. İşte o zaman, “hizmet” başlar, Allah için ibâdullaha hizmet, ibâdet hâlini alır. 

Hizmet, ihtiyâcı olana yapılır. Bu, varlıklı bir kimse olabilir, yoksul bir kimse olabilir. Zayıf olabilir, güçlü olabilir. Garîb olabilir, tanınmış birisi olabilir. Sıfatı, rütbesi, makāmı, mevkii, konumu ne olursa olsun, her insanın zayıf bir tarafı, muhtaç bir yönü vardır. Cenâb-ı Hak: “Allah ganîdir. Sizin ise alayınız fukarâdır” buyuruyor. Emiroğlu gibiler, insanların müşküllerini âsân eden, derdlere dermân olan, mahzûnları şâd eyleyen Allah adamlarıdır. 

Mehmed Ağabey, ömür boyu çok yol katetmişdir. O, Allah yolunda ayağı tozlanan bahtiyarlardandır. Mânevî takometresinin kaç kilometre yaptığını sâdece Allah bilir. Emiroğlu, uzun boyu ve zayıf cüssesi ile adımlarını geniş atar ve hızlı yürürdü. Hafifçe önüne eğilerek geniş adımlarla hızlı yürüme, kendisini bir hedefe programlayan insanların yürüyüşüdür. Bu aynı zamanda, peygamberâne bir yürüyüşdür. O anda birisinin halledilecek mühim bir işi vardır; onun çözümü için koşturmaktadır. Bu vasfından dolayı, Hanife Teyze –Allah, sağlıklı uzun ömürler versin–, ona, “Hayrat muska” lâkabını takmışdır.*

Mehmed Ağabey, aksiyon adamıydı. Hareketliliği bundandı. Bu aksiyon kelimesinin dînî terminolojideki tam karşılığı “amel”dir. Hani “amel-i sâlih”, “amel defteri” gibi tâbirlerde kullandığımız kelime. Üstad Necib Fâzıl, 1964 yılında, bizim talebelik günlerimizde, her biri dört beş saat süren, peşipeşine dört konferans vermişdi. Konu, “îmân ve aksiyon” idi. O konferansların metni, sonradan, küçük eb’adda bir cep kitabı hâlinde, aynı adla yayınlandı. Orada, uzun uzun anlatmışdı: “Esâsen, îman ve amel demek lâzımdır; fakat, amel kelimesini anlayan pek kalmadı. Mecbûren frenkçe bir kelime ile ifâde etmeye çalışıyorum. O da, amel’in nüanslarını tam karşılamıyor” demişdi. Maal’esef, merâmımızı, hep “ikāme kelimeler”le ifâde etme durumunda kalıyoruz. 

Aksiyon adamı olduğu için de, yazmaya fırsat bulamıyordu. Aksiyon, hareket ister; yazmak ise sükûnetle olur. Hareket, sükûnetin tam zıddıdır. Hareket hâlinde iken düşünce üretemezsiniz, kitap yazamazsınız. Emiroğlu Ağabey de, dışarıdaki faaliyetleri yavaşlar duruma gelince, bu defâ kaleme sarıldı. Sekseninden sonra çocuğu olan baba misâli, peşipeşine iki kitap yayınladı: “Kültürümüzün Köşe Taşları” ve “Geçmişin Penceresinden” adlı kitapları, gerçekten birer feyiz kaynağıdırlar. Bunlar, aynı zamanda, Emiroğlu Ağabeyin, amel defterinin “kapanmayan sayfaları”dır. 

Mehmed Ağabeyin, bir başka “sadaka-i câriye”sini daha, burada tescil etmek istiyorum: 1993 yılında Profesörlük pâyesini aldığım zaman, üzerlerine adımı da kazdırıp, hediye olarak bir “kalem takımı” gönderdi. Bir kaç yıl, kalemleri kutusundan çıkarmadan sakladım. Sonradan, bunların kuru hâtıra eşyâsı olsun diye değil, yazı yazarak kullanılsın diye gönderildiğini düşündüm. Dolma kalemi, çalışma masamın çekmecesine, tükenmez kalemi de el çantama koydum. Dolma kalemi, yazdığım önemli mektuplarda ve atacağım mühim imzâlarda kullanırım. Kitap ve kalıcı makāle türü yazılarımda ise tükenmez kalemi elime alırım. Yayınlanan dört kitabım ile, büyük ölçüde yayına hazır olan üç kitabım yanında, bir kısım makālelerimi de, bu tükenmez kalemle yazmışımdır. Bu durumu kendisine söylediğim zaman: “Sen yazmaya devâm et. Ben, sana yine alırım” demişdi. 1998’den beri yazdığım her harf, her kelime ve her cümle, Emiroğlu Ağabeyimin “sadaka-i câriye”sidir. Himmeti hâzır, feyzi bâkî olsun!

*

Mehmed Emiroğlu, târihî arka plânı olan bir geleneğin insanıdır. O, bu geleneğin ne ilkidir, ne de sonuncusudur. Dünyâ durdukça, Emiroğlular da hep olacakdır.

O, sahâbe tabiatli bir insandır. Ahmed Yesevî dervişlerinin, Horasan Erenlerinin, kendi devrindeki temsilcisidir. Tasavvuf terbiyesi almış ve dervişliği ibtidâsından intihâsına kadar hazmetmiş bir serdengeçtidir. Fukarâ-yı Rifâiyeden olup, Sâmiha Ayverdi’nin terbiyesinden geçmişdir.

Kafası çalışan insanlar, kafası kendinden daha fazla çalışan insan ararlar. Mehmet Ağabey, kendinden üstün olanların sözünü dinleyen, kendinden aşağı olanlara da sözünü dinleten bir şahsiyet idi.

Mehmed Emiroğlu, şâyet Selçuklu Konyasında yaşasaydı, üzerine Türbe yapılan mübârek zâtlar arasına girerdi. Uzaklarda evliyâ ararken, önümüzdeki evliyâdan gaflet etmeyelim. Rûhu Şâd, himmeti hâzır olsun. Rahmetullâhi teâlâ aleyhi rahmeten vâsiâ!

Gerek bu toplantıyı düzenleyen, gerek huzurlarıyla toplantıya mânâ kazandıran herkese teşekkür eder, hürmetlerimi sunarım Efendim. 

-------------------------

(Bu yazı, Mehmed Emiroğlu’nun vefâtının birinci yıldönümü vesîlesiyle 17 Eylül 2005 târihinde Konya’da düzenlenen toplantıda yapılan konuşmanın metnidir.)

KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI / YIL:34 / SAYI:4 / EKİM 2005, Sayfa:30-37 

http://www.kubbealti.org.tr/pages.asp?ID=5