SâMİHA AYVERDİ

Mütefekkir - Yazar

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Hatıra Kitaplarıyla Samiha Ayverdi...

E-posta Yazdır PDF

Samiha Ayverdi (1905-1993) Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuş ve gelişme dönemlerinde yaşadı. Kırktan fazla kitap yazdı. Türkçeyi son derece renkli ve etkili şekilde kullanır. Geçmişi ve yaşadığı zamanı başarılı bir şekilde anlatan bir edebiyat ve kültür insanıdır. 

Ayverdi romandan hatırata, bilimsel araştırmadan şehir tarihine, mensur şiirden monografiye kadar pek çok türde eser vermiş verimli bir yazardır. Fakat yeterince tanınmış değildir. Şu günlerde hakkında iki değerli kitap çıktı. 1. Zekeriya Başkal’ın eseri: Hatıraları Hayallerinden Güzel Bir Hanımefendi: Samiha Ayverdi (Taşhan Kitap Yayınları, Tokat 2013) 2. Emine Gözde Özgürel’in Samiha Ayverdi’nin Romancılığı (Akçağ, Ankara, 2012)

İlk kitaptan alıntılarla bu kadın yazarımızı biraz tanıtmak istiyorum. Zekeriya Başkal amacının Ayverdi’nin hatıra türüne girebilecek eserlerini kuramsal bir çerçevede tahlil etmek olduğunu söyler. Kubbealtı neşriyatı arasında çıkan bu on altı eserin isimleri şöyledir:

İstanbul Geceleri, İbrahim Efendi Konağı, Boğaziçi’nde Tarih, Bir Dünyadan Bir Dünyaya, Abide Şahsiyetler, Hatıralarla Baş başa, Yeryüzünde Birkaç Adım, Rahmet Kapısı, Ne İdik Ne Olduk, Bağ Bozumu, Hey Gidi Günler Hey, Küplüce’deki Köşk, Ah Tuna Vah Tuna, İki Aşina, Ezeli Dostlar.

Samiha Ayverdi için “Vakıf Sultan”, “Abide Şahsiyet”, “Geleneği Geleceğe Taşıyan Kadın”, ya da “Samiha Anne” gibi ifadeler kullanılır. Onun için kullanılan sıfatlardan biri de “milli hafıza”dır. Başkal’a göre Samiha Ayverdi’de hatıra anlatmak geçmişle değil gelecekle ilgilidir. O geçmişi olduğu gibi hatırlayıp, bilgileri rastgele bir yığın olarak sunmaz. Bunları günün ve geleceğin ilgisi ve ihtiyaçları bağlamında ortaya koyar.

 OSMANLI MEDENİYETİ

Ayverdi’nin hakim tezi Başkal’a göre şudur: Osmanlı Medeniyeti gelişmiş, insanlara adil davranmayı teşvik eden bir medeniyetti. Bu özellik hayatın her alanında görülürdü. Yazar mahalle mektebinden insan ilişkilerine, hak hukuk gözetmeden evin dekorasyonuna, Mevlevi ve Bektaşi dergahlarından bahçıvanlara kadar bu eski medeniyetin öğelerini anlatır. Onun maksadı elimizden çıkan maddi manevi kıymetlerle yeni nesilleri buluşturmaktı.

Ayverdi’ye göre Batı, manevi özgürlüğünü feda ederek maddi bir üstünlük elde etti. Rönesans’tan beri Batı tamamen madde üzerinde yoğunlaştı. Maddeyi avucu içine aldı, ama aslında maddeye esir oldu. Batı medeniyetinde makineler insanların, insanlar da makinelerin yerine geçti. Bir anlamda batılı insan, kendi yaptığı puta tapar hale geldi.

Türk toplumunda 19. yüzyıldan itibaren, Batı özentisi arttı. Varlıklı aileler çocukları için Avrupalı mürebbiye tuttular. Ayverdi mürebbiyelik uygulamasını şiddetle eleştirir. Mürebbiyenin ne tür şeyler öğrettiğini ev halkında kimse bilmez. Mürebbiyeler çocuklarımızı kendi kültüründen yavaş yavaş uzaklaştırdı. Sonunda Batı değerleri hayatın her alanında etkili oldu. Aydınımız Batı tarihini ve değerlerini sorgulamadan benimsedi. Kendi tarihine Batı gözüyle baktı. Böylece Türkiye modernleşme sürecinde kendi değerlerinden yeterince yararlanmadı.

GEÇMİŞTEN GELECEĞE

Ayverdi’nin hatıraları geçmişten çok geleceğe yöneliktir. Yazarın hatıra anlatmaktaki amacı gelecekte ümit ettiği milli bir kültürün oluşmasına katkıda bulunmaktır.

Osmanlı ve Türkiye, idari ve siyasi olarak sömürge olmadı. Ama Tanzimat’tan bu yana bir kültür emperyalizmine maruz kaldığımız muhakkaktır. Franz Fanon, sömürgeciliğin, bir milletin sadece bugünü ve geleceği ile değil, aynı zamanda geçmişi ile de ilgilendiğini ve sömürgeleşmiş milletin geçmişini “çarpıttığını bozduğunu ve tahrip ettiğini” ifade eder. Başkal’a göre, Ayverdi’nin hatıralarını Fanon’un bahsettiği sürecin tersinden işlemesi olarak mümkündür.

Ayverdi hatıralara işlevsel bir rol, bir tür inşa etme rolü yükler. Olayları ve kişileri anlatmadaki amacı tarihe not düşmek, kendini savunmak, olayların iç yüzünü sunmak değil; geleceğe, yeni nesle bir şeyler anlatmak, onlarla mazi arasında bağlar kurmaya çalışmaktır. Toplumun her katmanından insanı anlattığı hatıralarında asıl mesaj geçmişe değil geleceğe yöneliktir. Yazar hatıralarında anlattığı kişileri, gelecekteki insanlara, yeni nesle örnek alınması gereken modeller olarak sunar.

Ayverdi geçmişle gelecek arasındaki bağı üzüm kütüğü ve meyve veren sürgünleri örneğiyle anlatır. Yazara göre geçmiş, muazzam ve güçlü potansiyele sahip salkım salkım üzüm veren bir bağ kütüğüne benzer. Şunu sorar: “Bu ilim ve irfan bağlarını kurutup, etrafımızı çorak ve kıraç hale getirmeyi bir ilericilik hüneri saymak gafleti içinde bulunmaktan bilmem ne zaman kurtulacağız.” Zekeriya Başkal’a göre bu örnekteki geçmiş, bir kütük, gelecek de meyve verilecek bir dönemdir.

AYVERDİ VE TARİKATLER

Kitabın tamamını burada anlatmamız elbette mümkün değildir. Ancak Samiha Ayverdi’nin tasavvuf ve tarikatlere bakışının nasıl olduğunu özetle vermek istiyorum. Tasavvuf ve Kenan Rifai, Ayverdi’nin hatıralarında önemli yer tutar. Aslında onun pek çok yazıları “Tasavvuf” başlığı altında değerlendirilebilir.  Özellikle Kenan Rifai ve Ayverdi’nin “Rahmet kapısı” dediği ocağa mensup olanlarla ilgili hatıralar dikkat çekicidir.

Kenan Rifai (1867-1950) eğitimci, okul müdürü ve mutasavvıftır. 1908-1925 yılları arasında dergah şeyhliği yaptı. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde pek çok entelektüel, yazar, edebiyatçı, sanatçıyı etkiledi.

Samiha Ayverdi, 22 yaşında intisap ettiği Kenan Rıfai'den "büyük üstadım", " gönül pişirici rehber”, "mürşidim"  diye bahseder ve eserlerinin onun sözlerinin bir yorumu olduğunu ifade eder. Bu ilişki, yazarın ömrünün sonuna kadar devam eder ve onun hayatında belirleyici öğelerden biri, hatta birincisi olur.

Ayverdi, Sofi Huri, Safiye Erol ve Nezihe Araz'la birlikte Ken'an Rıfai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık adında bir eser kaleme almıştır. Bunun yanında Dost adlı eseri de tamamen Kenan Rıfai hakkındadır

Bu müstakil eserlerin yanı sıra, Ayverdi, hatıraların­da sık sık Kenan Rifai'den ve onun bakış açısından bahse­der. Rahmet Kapısı adlı eserinde kastedilen Kenan Rıfai'nin dergahıdır. Bu eserin yazılma sebebi, Kenan Rıfai oldu­ğu için, eserde çoğunlukla ya Kenan Rıfai'nin hatıraları ya da onunla ilgili hatıralar vardır.

YAKUP KADRİ ELEŞTİRİSİ

Ayverdi, kendisinin Rifai olduğunu ancak diğer der­gahların da topluma son derece faydalı katkılar sağladı­ğını tekrar tekrar belirtir. Hatıraları çerçevesinde Yakup Kadri'nin Nur Baba adlı eserine de değinir. Anlattı­ğına göre, arkadaşlarıyla bir gezinti sırasında Küplüce'de bir binanın önüne gelirler. Arkadaşlarından biri, bu bina­nın Nuri Baba'nın Bektaşi dergahı olduğunu söyler. Bura­da mahallesindeki Haydar Bey isimli bir Bektaşi'den bah­seder. Bu kişinin kimseye zararının olmadığını, herkese iyi gözle baktığını ve herkesin iyiliğini istediğini ifade eder. Ancak arkadaşları Bektaşilik hakkında halkın son derece olumsuz şeyler söylediklerini belirtir ve sözü içki, kadın ve zina konusuna getirirler. Bu düşüncelerin kaynağının Yakup Kadri'nin eseri olduğunu ima ederek şunları söyler:

“Şu ne hazin ki yıllar sonra kalemi de, muhayyilesi de kuvvetli bir yazar, civarından geçtiğimiz ocakta hem fe­yiz, hem ikram ve iltifat gördüğü halde, gördüklerini diyemeyeceğim, tahayyül ettiği ve yakıştırdığı çizgileri bir araya getirerek hazırladığı romanla meşhur olacaktı.

Yakup Kadri'nin bu kitabı Bektaşileri çok yaralamıştı. Ayverdi'ye göre Nur Baba'da yazılanlar doğru değildir. Yazar, Nur Baba örneğinde olduğu gibi, Bektaşiler için "namaz kılmaz, oruç tutmaz, içki içer, kadın erkek gönül eğlendirirler” diyenlerin ağır bir sorumluluk altına girdiklerini ifade eder.

Ayverdi'ye göre, Rifai, Bektaşi, Kadiri, Mevlevi diye farklı isimler taşısalar da dervişler aynı ruha, aynı gaye­ye sahiptir. 

AYVERDİ’NİN DERGAHLARA BAKIŞI

Samiha Ayverdi'nin eserlerinde sıkça geçen dini kurumlardan özellikle dergahlar ve tarikatlar dikkati çeker. Bilindiği gibi der­gah ve tarikatlar 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatıl­masıyla resmi olarak yasaklandı. Eski fa­aliyetlerine devam edenler kanunun yasak ettiği bir fiili iş­ler duruma düştüler.

Ayverdi, dergahların insanın kendini tanımasında oynadığı ro­lü önemser. Başkalarıyla ilişki kurmada, dolayısıyla da toplumun bireyleri arasında ortak bir terbiye ve değerler sisteminin kurulmasında etkili olacağını söyler. Onun dergahla­ra yüklediği bu toplumsal misyon, somut örneklerle ifade edilir. Şunları yazar:

“1925 senesine kadar yalnız İstanbul'da 365 dergah var­dı. Bunların mensupları en az ellişer kişi olsa, 18250 ederdi. Bu insanların da gene en az ailelerinden, akra­ba ve çevrelerinden 5’er sempatizanı bulunmuş olsa, 91250 adet olurdu.”

İstanbul'un bu tarihlerdeki nüfusu düşünüldüğünde bu sayının önemli bir "manevi sigorta" ve "tasfiye cihazı" ol­duğu ifade edilir.

Toplumdaki bütün kurumların bozulmaya uğradığı bir zamanda dergahların da bundan payını aldığını, çeşitli so­runlar yaşadıklarını, ancak hiçbir zaman "tembelhane," "miskinhane" olmadıklarını, son ana kadar toplumda bir tür güvenlik süpabı vazifesi gördüklerini belirtir. İşte bir örnek:

ZEHİR DEDE

Samiha Ayverdi’nin Abide Şahsiyetler adlı kitabından: Yirminci asrın başları, İstanbul Şehremini semtinde bir Sadi dergahı. Gece bahçe duvarından bir hırsız atlar. Henüz uyumamış olan Şeyh Akif Efendi tüm kapıları kilitler. Kendi odasının kapısı açık ve ışıklar kapalıdır. Hırsız odaya girince onu yakalar ve sımsıkı bağlar. Adamla konuşur, aç olduğu için girdiğini anlayınca çözer, güzelce karnını doyurur, ona iyi davranır, sabahleyin bir tepsi helva yapar, git bunu sat bitirince gel der. Birkaç gün sonra ona helva pişirmeyi öğretir. Adam bir süre bu işi yapar. Bu arada dergahtaki manevi eğitimi benimser. Adap, erkan, edep ve ahlak öğrenir. Sadakat ve sevgiyi öğrenir. Sonunda bu dergahın önemli bir elemanı olur. Sert disiplini ve ciddiyeti dolayısıyla “Zehir Dede” lakabıyla anılır, öyle ki gerçek adı bile unutulur.

Düzgün işleyen dergahlar bir eğitim ocağıydı. Her seviyeden insana kucak açabilmişlerdi. Başkal’ın belirttiği gibi Ayverdi’nin hatıralarında asıl mesaj geçmişe değil geleceğe yöneliktir. Anlattığı şahısları bitmiş, kapanmış ve bir daha gelmesi mümkün olmayan, bir kültürün, bir dönemin insanları olarak ele almaz. Ona göre toplum, geleceğini kurarken geçmişin malzemesinden faydalanmalıdır. Ayverdi şöyle der:

“Mazi, akıl danışılacak en doğru sözlü, tecrübeli bir dosttur. Şu halde bugün de kuvvet, şevk ve hayat kaynağımızın kendi değerlerimiz olduğunu unutmamalıyız.”

TAASSUBUN SEBEBİ

Ayverdi, dergahların kapatılmasıyla taassup/bağnazlık ara­sında bir ilişki kurar. Ona göre, eskiden toplumda dindar insanlar vardır, ancak mutaassıp insanlar yoktur. Ancak bugünkü toplumda mutaassıp olmayanı dinsiz kabul eden bir düşünce gelişti. Yazar, bu durumu, dergahların kapatılmasına bağlar. Dergahlar kapatıldıktan sonra, bir yanda dinsizliği ilericilik olarak gören bir kütle, diğer tarafta da dini tasarrufu altına alan mutaassıp bir kütle oluşmuş ve ortada asıl büyük kütle "iman gibi tarihi nafakasından" mahrum kalmıştır.

Ayverdi, dergahlar konusunda eleştiri yapmaktan da kaçınmaz. Pek çok yerde dergahların birey ve toplum için son derece faydalı kurumlar olduğunu ifade eder. Buna rağmen, bu kurumların artık "yetiştiricilik kabiliyetinin kısırlaştığını, beti bereketi kalmadığını" söyler. Bu durum bir çelişki sayılmaz. Zira Ayverdi'nin geçmişteki kurumların ve tec­rübelerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusundaki düşünceleri dikkate alındığında bunun bir çelişki olma­dığı görülecektir.

O, geçmişin toptan reddedilmek veya yok sayılmak ye­rine, bir tohum gibi toprağa atılmasının ve oradan geç­mişin tecrübesini alıp, günün şartlarına da uya­rak yeniden vücut bulmasını savunur. Ona göre, der­gahlar konusunda da maziyi aynen canlandırmak yerine bu kurumun insana ve topluma sağladığı katkıları incele­mek, bunlardan yararlanmak gerekir. Özellikle dergahların estetik ölçüleri­ni, güzel sanatlarla olan bağlarını almak ve bunları kullanarak zamana uygun yeni bir kurum tesis etmek icap eder.

AYAVERDİ VE TEKKELERİN KAPANMASI

Samiha Ayverdi’nin tasavvuf kültürümüze katkıları büyüktür. O, tekkelerin kapalı olduğu bir dönemde, eserleriyle tasavvuf inanış ve düşüncesini en iyi şekilde anlatmış ve temsil etmiş bir yazardır. Konya’daki Şeb-i Arus törenlerinin başlatılmasının alt yapısını oluşturdu. Yunus Emre’yi Sevenler Derneğinin kurulmasını destekledi. Yaşayışı, yazdıkları ve sohbetleriyle 20. yüzyılda bir derviş insan örneğini hakkıyla temsil etti.

Zekeriya Başkal, Tasavvufun yaşandığı kurumlar olan dergahların kapatılması konusunda Samiha Ayverdi’nin beyanlarında çelişki olup olmadığını tartışır:

Samiha Ayverdi, dergahların ve tarikatların ciddi bo­zulmalara uğradığını, ancak toplumdaki işlevlerinin son derece önemli olduğunu ve bu yüzden en azından bu kül­türün bir miras olarak reddedilmemesi gerektiğini tekrar tekrar ifade eder. Yazarın Mevlevilik, Bektaşilik, Rifailik gibi tarikatlar ve mensupları hakkında yazdığı çok sayı­da yazısı, Osmanlı tarihinden naklettiği ve genel olarak bu kurumun toplum ve birey için faydalı olduğunu savundu­ğu çok sayıda hatırası vardır.

NE KADAR BOZULDU?

Ayverdi, dergahların olumsuzluk üreten bir kaynak olarak nitelenmesine karşıdır. Bu düşüncenin Türk edebiyatında iki ör­neği var: Reşat Nuri Güntekin'in “Yeşil Gece” ve Yakup Kad­ri Karaosmanoğlu'nun “Nur Baba” adlı eserleri. Nur Baba, dini atmosfe­ri ve söylemi kendi şahsi menfaatleri için veya kadınları yoldan çıkarmak için kullanan bir Bektaşi şeyhini anlatır. Almancaya da çevrilen eser, kurgusal bir ya­pıya sahiptir. Fakat bu durum unutularak, roman adeta son dönemdeki dergahla­rın gerçekçi bir tasviri ya da bir sosyolojik analizi olarak algılandı.

Başkal’a göre Ayverdi’nin düşüncelerinin birbirleriyle çeliştiği görüntüsü veren alanlardan biri, dergahların kapanması konusundaki fikridir. Ayverdi, sık sık dergahların toplumda çok önem­li işlevler gördüğünü belirtir. Onların, devletin yapamadığı, yapmak zorunda olmadığı, ama toplumsal hayat için önemli olan pek çok işi yaptığını örneklerle ve sayılarla anlatır. Ancak aynı şekilde dergahların eski canlılıklarını yitirdiklerini, artık topluma yeni bir teklifte bulunmadıklarını, üretici vasıflarının kaybolduğunu da ifa­de eder.

Bu durum yazarın, yazarken, hatıra anlatırken aynı zamanda bir muhasebe yaptığı, iyi-kötü, kar-zarar hesabına girdiği şeklinde izah edilebilir. Bu muhasebeye göre, tekkelerin artık iyi işlemeyen, zamanla bozulan yönlerine işaret etmek de Ayverdi’den beklenen bir hakşinaslıktır.

REAKSİYON DEĞİL AKSİYON

Son olarak şunu belirtelim: Samiha Ayverdi, tasavvuf inanışına ve dergahlara büyük değer vermesine rağmen, tekkelerin kapatılması konusunda bir tepkisellik içinde olmadı. Buna, bir “celal tecellisi” olarak veya tasavvuftaki, “olanda hayır vardır” anlayışıyla baktı. Maksadı bağcı dövmek değil, üzüm yemekti. Ona göre “reaksiyonların menfi gayretleri ile değil, aksiyonların yapıcı ve etkili çabaları” ile tasavvufu günün şartları içinde yeniden sosyal hayata mal etmek gerekir. Tasavvuf, toplumun zihin ve ruh yapısını arındırmada her zaman önemli işlev görebilir.