SâMİHA AYVERDİ

Mütefekkir - Yazar

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Emrehan Küey'in Ardından: Çok Yandık...

E-posta Yazdır PDF

Emrehan Küey'in Ardından: Çok Yandık...

Dr. Mustafa Sinan YARDIM

İstanbul, 16 Mart 2006

Bugün, elim bir trafik kazâsı neticesinde aramızdan ayrılmış bulunan Emrehan Küey adlı hizmet erinin ardından hepimizde bir hüzün, şaşkınlık ve hasret var. Kaybımız, târife gelmiyor... Çok yandık... Allah'tan rahmet diliyoruz. Aileye, dostlara, sevenlere, öğrencilerine, Manisalılara, herkese sabır, metânet... Bu ayrılış bize göre pek erkendir... Ancak bizim hesabımızla Hakk'ın hesâbının tutmadığını da bir daha âşikâr eylemiştir.

Genç yaşına rağmen, ömrüne büyük projeler sığdıran Emrehan Küey, yıllar içinde "kültür zemini kaymış"olan Manisa'nın bu zeminini tutmak ve geri kazandırmak gayretinde olmuş, bu yolda da büyük başarı elde etmiştir. Ancak bugün de maalesef Manisa'nın "Emrehan Küey zemini" kaymış bulunuyor. Emrehan Küey kuvveyi fiile dönüştürme becerisini göstermiş, nâdir bulunan insanlardandır. Hayat macerasının Kendisini getirdiği noktada, Ayverdi Mektebi'nin yetiştirdiği, "kütle adamı"olmakla muttasıf, bir "derviş kişi"dir. O, dünkü cemiyetimizde büyük işler yapmış, bugün de aynı evsafta faaliyetlerin biçilmiş kaftanı, bir "alp eren "dir. O, bir "hayrat muska "dır. O, " Sanman Sancak Beyi"dir. O, bir "merd-i hudâ'dır.

16 Haziran 1955 târihinde, Manisa'da Ahmet Kudret Bey ile Pe­rihan Hanım'm Gülbin (Öztürk)'den küçük, Bilgehan'dan büyük ikinci evlâdı olarak dünyâya gelmiştir. Çocukluğu Manisa'da geçen Emrehan Küey, okul hayâtına 1960'da Manisa Murat Germen İlkokulunda baş­lamıştır. Babasının vazifesi sebebiyle ortaokula Diyarbakır Ali Emiri Ortaokulunda devam etmiş ve buradan 1968'de mezun olmuştur. Lise öğrenimini ise 1971'de Akhisar Lisesinde tamamlamıştır. Yüksek tahsi­line Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde başlamış; buradan "tarım ekonomisi" üzerine yaptığı çalışmalarla "Ziraat Yüksek Mühendisi" derecesini alarak mezun olmuştur. 80 öncesindeki bâdireli dönemde pek çok meşakkat içine girmiş, canı pahasına pek çok hizmeti yerine getirmekten de geri durmamıştır. 12 Eylül döneminde pek çok memleket evlâdı gibi o da, bir "hapis mâcerâsı"yaşamıştır. Fakat hapse rağmen "hak bildiği" mücâdelesinden bir milim geri kalmamıştır. Bunun yanı sıra, hapis tecrübesi onu, milletine, memleketine, devletine küskün bir fert hâline de getirmemiştir. Bu mânâda, devletini hep sevmiş, "devlet-i ebed müddet" anlayışını hiç bir zaman terk etmemiştir.

Sâmiha Ayverdi ile ilk karşılaşması, kendilerinin bir Manisa ziyâreti sırasında olmuştur. Anneanneleri 13 yaşındaki Gülbin'le, 11 yaşındaki küçük Emrehan'ı: "Efendim, işte bunlar benim torunlarım " diyerek huzurlarına çıkarmış. İstanbuldaki ilk buluşmaları ise 1969 yazında gerçekleşmiştir.

 

Kitapla ünsiyeti, ilk öğrencilik yıllarından beri hep olagelmiş, yüksek tahsiline devam ederken de İzmir'de dönemin meşhur kültür muhiti Arı Kitabevînin müdâvimlerinden olmuştur. 80 öncesinde bir "iran mektebi" olan Arı Kitabevine yaptığı ziyaretlerde, buranın sohbet erbabı Naci Kuşadalı, Burhaneddin Semerkantlı ve Selçuk Koroğlu'nun sohbetlerinden istifâde etmiştir. Ticaret hayâtına 1978 yılında Sipahi Ticâret ile başlamış; Akademi Kitabevi ile devam etmiştir. îzmirde uzun yıllar kitapçılık yaptıktan sonra 90'ların başında yayıncılık faaliyetlerine başlamıştır. Maddî kaygılar sebebiyle hiç kimsenin basmaya cesâret edemediği yaklaşık 150 kitabı, tüm zorlukları göğüslemek pahasına basıp, dağıtmıştır. Bu faaliyetleri yaparken bir yandan da insan yetiştirmeye ehemmiyet vermiştir. Bu cefâlı süreçte kendisini anlayan ve dertlerini paylaşan, fedâkar genç arkadaşlarının desteği şüphesiz göz ardı edilmemelidir. Hepsi birer "isimsiz kahraman "mesâbesindedir.

Finansman meselelerini çözmek için, ilk yayınları daha çok ders kitabıdır. Buralardan elde ettiği gelirlerle, "piyasa işi" olmayan ilim ve kültür kitaplarının giderlerini karşılamıştır. Uzun vâdede "kültüre yatırım yapmanın"'doğru bir iş olduğunu da bilfiil göstermiştir. Özellikle Manisa ve İzmir'in kültürü, târihi ve folkloru konularında yaptığı neşriyat çok zengindir ve hep ilkler arasındadır. Zaman içinde kazandığı tecrübe ve birikimle izmir'in hattâ Ege'nin "en iyi sahafı" durumuna gelmiştir.

29 Ekim 1985'de hayâtını Nazlı Figen Özyürek ile birleştirmiştir. Bu evlilikle beraber Nazlı Hanım'ın varlığı, Emrehan Küey'in faaliyetlerine yeni bir destek olarak ortaya çıkmıştır. Nazlı Hanım'ın samimi vakur, sükûnetli ve muvâzenesi sağlam yapısı, Emrehan Küey'i hep rahatlatmıştır. 1994 yılında Avukat Nazlı Hanım'la evliliklerinin meyvesi, Şahbânu isimli, pırlanta bir kız evlâtları dünyâya gelmiştir.

Emrehan Küey'in hayâtındaki bir diğer devre ise 1998'de Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Görevlisi olması ile başlamıştır. Bu yıllarda serbest ticaret hayâtından ayrılmış, kuruluş safhasındaki üniversitenin gelişmesi için maddî ve fikrî plânda tüm "şahsî gayretlerini" seferber etmiştir. Aşağıda zikredilecek işlerin tamâmında yine Emrehan Küey'in alt yapısından yetişmiş sağlam bir ekip vardır. Bu ekip, Emrehan Küey'e inanmış ve gecesini gündüzüne katarak hizmet yolunda "ihlâs ve samhnîyetle"her türlü yükün altına girmiştir.

1999 senesinde Celal Bayar Üniversitesi Yüksek Öğretim Vaki: Genel Müdürlüğüne getirilmiştir. Vakıf faaliyetleri dâiresinde, 22 tanesi ders kitabı olmak üzere, 35 kitap bastırmıştır; pek çok öğrencinin brurs almasına vesile olmuş, onların problemleriyle doğrudan ilgilenmiştir. Bu yıllarda rektörlük bünyesinde danışman olarak ikisi uluslararası olmak üzere pek çok sergi, panel, konferans düzenlemiştir. Sâmiha Ayverdi'nin Neşide Kerem Demir imzasıyla kaleme aldığı Türkiye'nm Ermeni Meselesi kitabının Türkçe ve İngilizce baskılarını da tekrar burada yaptırmıştır.

Aynı yıl Celal Bayar Üniversitesi Manisa ve Yöresi Türk Tarihi ve Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü görevini de deruhte etmiştir. Burada eğitim dönemleri içerisinde her çarşamba günü "Manisa Konuşmaları"'adlı toplantılar düzenlemiştir. Yine eğitim dönemi içinde, bahar aylarında her pazar günü "Târih Kokan şehir Manisa" şehir kültür gezileri yapmıştır. 2001 senesi içinde I. Uluslararası Mevlâna, Mesnevi ve Mevlevihâneler Sempozyumunu düzenlemiştir. 2002'de ise Manisa Mesir ve Kültür Sempozyumunun yanı sıra üç tâne de uluslararası sempozyum düzenlemeye muvaffak olmuştur. Bunlar, I. Uluslararası Türkiye'nin Ermeni Meselesi Sempozyumu, I. Uluslararası Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu ve II. Uluslararası Mevlâna, Mesnevi ve Mevlevihâneler Sempozyumudur. Ayrıca, Bağcılık, Şehir Târihçiliği, Atatürk ve Manisa Yangını konularında 6 panel düzenlemiştir. Yayıncılık alışkanlığını burada da bırakmamış ve Mani­sa Araştırmaları I ve II, Karaosmanoğlu Halit Paşa, Manisa Yangını, Ahmet Cevdet Paşa Hayâtı ve Eserleri adlı kitapların basımını sağla­mıştır. Merkez bünyesinde "Bağış Kütüphaneciliği ve "Arşivcilik" ça­lışmalarını da başlatan odur.

Merkez Müdürlüğü görevi 2004 yılının sonlarında bitmiştir; ancak Emrehan Küey'in faaliyetleri bitmemiş ve kurduğu Mevlâna Araştırmaları Sanat ve Kültür Derneği (MAKSAD) ile devam etmiştir. 19-21 Aralık 2005 târihlerinde Manisa Belediyesi ile berâberce Uluslararası Mevlâna, Mesnevi ve Mevlevihâneler Sempozyumunun üçüncüsünü düzen­lemiştir.

1996'da Aydınlar Ocağı Manisa Şubesinin kurucu üyesi olmuş; 2001 yılından bugüne kadar da başkanlığını yürütmüştür. Burada, eğitim dönemi içinde sosyal ve kültürel konularda, uzman ve tecrübeli konuşmacıların iştirâki ile her hafta "Pazartesi Sohbetleri'ni gerçekleştirmiştir. Balkanlar ve Çanakkale konularında tertiplediği konferansların yanı sıra, 2005 yılında "Fotoğraflarla Çanakkale Destanı"'adlı serginin açılmasını sağlamıştır. Binlerce kişinin ziyâret ettiği bu sergi, talep üzerine memleketin muhtelif köşelerini bugün de dolaşmaktadır. Çanakkale ruhunun yaşatılması amacıyla Manisa'ya "Çanakkale Şehitleri Anıtı" yaptırmak için teşebbüste bulunarak, ilgili kurumlarla mutâba­kata varmıştı. Manisa doğumlu 2540 şehidin isimlerinin bu âbide ile unutulmaktan kurtularak, gelecek nesillerin bilgilerine sunulmasını çok istiyordu. Arkadaşlarının bu projeyi tamamlayacağına inanıyoruz.

Emrehan Küey, yukarıdan beri sayılan işlerin yanı sıra, Müdafaa-i Hukuk Dernekleri Manisa Şube Başkanlığı, Tema Vakfı Manisa Şubesi Başkan Yardımcılığı, Akhisar İlçe İnsan Hakları Kurulu üyeliği görevlerini de yürütmüştür.

Kitap ve kültürün ne demek olduğunu çok iyi hazmetmiş olan Emrehan Küey, pek çok kişi gibi Kubbealtı Lügatinin, tamamlanmasını yıllarca heyecan içinde bekledi, durdu. Kubbealtı Lügatinin neşrinden sonra yaptığı ilk iş, bir "Lügat Tanıtım Dosyası" hazırlamak oldu. Lügatin neşrinden, vefat ettiği güne kadar geçen 3 ay boyunca "azamî bir gayretle" bu tanıtımın gönüllüsü oldu.

Kaderin cilvesi olsa gerek, son gittiği toplantı da bir "Lügat Toplantısı''idi. Ankara'daki toplantıdan Manisa'ya dönerken, Uşak dolaylarında, 13 Mart 2006'da, sabaha karşı "irci'i"emrini alarak aramızdan ayrıldı: İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn...

Bu gidişle, babası gibi sevdiği Ali Yardım'ın irtihâlinden sonra 70 gün, babası Ahmet Kudret Küey'in vefatından sonra 22 gün bekleyebildiği görülüyor.

Acı haber, kısa sürede yayıldı, duyuldu. Dostlar, sevenler, arkadaşlar, herkes memleketin dört bir yanından akın akın Manisa'ya, koştu. Başta aile olmak üzere herkes şaşkın, boşlukta, mahzun, kanadı kırılmış, gözü yaşlı ; ama vakur ve metânet gayreti içinde... O, herkese koşardı; şimdi herkes ona koşuyordu.

14 Mart Salı sabahı, gasli, techîz ve tekfini dostları, arkadaşları ve yetiştirdikleri tarafından, büyük bir îtinâ ve kemâl-i samimiyetle salavat, tekbir ve dualar eşliğinde icraâedildi. Nâşı, Hâtuniye Camiine, ge­tirildi. Câmi avlusunda insanlar toplaşmaya başladılar. Herkes birbirine "başımız sağ olsun"'diyerek taziyelerini bildiriyordu. Kalabalık arttıkça arttı. Öğle namazını kılan cemaat avluya taştı. Namazı müteakiben, saflar düzüldü, müezzinin "Er kişi niyetine!" nidâsı duyuldu; mahzun ama metin bir ruh haliyle, Müftü Efendinin imâmetinde "cenaze namazı" edâ edildi. Nâş, omuzlarda, tekbirlerle cenâze arabasına konuldu.

Camiden Turgutlu yolu üzerindeki Kırtık Mezarlığına doğru çok uzun bir konvoyla yola çıkıldı. Yol boyunca da tekbirler durmadı.

Mezarlığa erişildiğinde hava kapalı idi. Bu büyük konvoyun mera­sime yetişmesi için, mezarlıkta bir müddet beklendi. Defin merasimine başlanırken, hafif hafif yağmur da çiselemeye başladı. Tâ baştan beri insanların üzerinde var olan hâl burada da değişmedi; ancak ayrılığın bu son merhalesinde içimiz bir daha acıdı, bir daha yandı, çok yandık, göz yaşımız sel oldu... Ali Yardım'ın ifadesiyle: "Ölüm karşısında hüzünlenmek ve göz yaşı akıtmak, peygamberce bir tavırdır. Bu, her dost yolculuklarında yaşanan bir hâldir'. Bu hâl kadınıyla erkeğiyle tekrar yaşandı. Dualar, tekbirler, salavatlar eşliğinde defin merasimi tamamlanırken, Müftü Efendi son duayı yaptı. Peygamber Efendimiz'in "ölen"le ilgili hadîs-i şerifim cemaate hatırlattı: "ölüyü üç şey takip eder; bunlardan ikisi geri döner, bir tanesi kendisiyle birlikte kahr: Ehli, mah ve ameli. Bunlardan ehli ve mah geri döner, ameli ise onunla kahr".

Son kez helâllik istendi. Herkes gümbür gümbür "haklarımız helâl olsun "derken, gök de gürledi "rahmet"boşandı. Bu son vedâmızı "rahmet" altında yaptık ve ayrıldık. Eve dönüldü, âdet olduğu veçhile evde de bir duâ merasimi icra edildi. Büyük bir iştirakin gerçekleştiği bu duadan sonra yemek yendi ve herkes kendi hayâtına dönmek üzere ayrılmaya başladı.

Emrehan Küey'le muarefemiz ne zamandan beridir, tam hatırlamıyorum. Hayata dâir teferruatı tefrik etmeye başladığımdan beri, Emrehan Küey hayâtımızda olmuştur, diyebilirim. Ben Ali Yardım'ın sulbünden gelen üç erkek evlâdın ortancasıyım. Evimizde bizim sahip olduğumuz tasarruf etme yetkisini hâiz iki erkek evlâd daha vardır. Bunlardan biri de Emrehan Küey'dir. Ailemizde gıyaben kendisinden bahsedilirken kullanılan sıfatlardan biri de "büyük oğul"dur. Şimdilerde annem, "bizim büyük oğlumuz gitti" diye mükedder; babam ise, herhalde öteki tarafta kurdukları meclislerinde "büyük oğluna kavuşmanın" mutluluğunu yaşıyordur. Babamla Emrehan Küey arasında, hâlâ tam tarif edemediğim bir "samimiyet ayarı" vardır; ayarı nasıl tutturduklarını bilmiyorum: "Fevkalâde samîmi"idiler, ama "hiç laubali değil"idiler.

70'li yıllarda ilk kitap okuma alışkanlıklarımız, onun bize getirdikleriyle başlar. İlk anda aklıma gelen Kemalettin Tuğcu, Mithat Düden, Fahrünnisa Elmalı, Peyami Safa, Ömer Seyfettin, hep Emrehan Küey'in bizim çocuk dimağımıza sunduğu yazarlardı. Sonraki yıllarda Akademi Kitabevini keşfettik. Babam gitmemizi hep teşvik etti. Kütüphanemize koyduğumuz ilk kitaplar hep oradan kendi harçlıklarımızla alınmış olanlardır. Lise birinci sınıf yazında Akademi Kitabevi'nde çalışmıştım. İlk defa, Fevziye Abdullah Tansel, Muharrem Ergin, Mehmet Kaplan, İbrahim Kafesoğlu gibi devleri o yaz görme fırsatım oldu. Ali Birinci ile de ilk o yaz karşılaşmış idim. Ticarî hayâtında çeşitli badireler atlatan Emrehan Küey, hiç me'yus ve bedbin bir tablo çizmemiştir. Ali Şîr Ağabeyim Akademi de. sonraki dönemlerde 4 ay kadar çalıştı. Bu mânâda ağabeyim de: "Ellerini başının arasına aldığım hiç görmedim " diyor.

Ayverdi Mektebi, memleketin içine girdiği buhranı, büyük kültürel kırılma ve erozyonu, mihveri içinde ve büyük bir maharetle okumuştur. Bu inkıta devirlerinin yaralarını sarmak ve memleketin ihtiyâcı olan "halk-ı cedîd âbidesini" ayakta tutacak "kaideyi" meydana getir­mek için de, çâreyi "insan yetiştirmek'ie bulmuştur. Netice itibariyle de "devrin şartları içindeki insan tipi'hi yetiştirmeyi başardığı gibi; bu insanlardan yüksek bir verim de almıştır.

Bugün yitirmiş olduğumuz iki kıymet, Ali Yardım ve Emrehan Küey, çok ihtiyâcımız olan insan tipinin mümessili durumundadırlar. Bu tipin ortak vasıfları, meselesi olmak, meselesini iyi bilmek, meselesinin çözümüne kafa yormak, çözüme katkı sağlayacak kaynakları harekete geçirmek ve de son merhalede buldukları çözümü dirayetle tatbik etmekten ibarettir. Bütün bunları da "rızâen-lillâh"ve "fisebîlillâh" niyeti ile yapmaları ise faaliyetlerini her dâim, Hakk katında taçlandırmış olsa gerektir.

Her ikisi de "yerlidir", "millîdir"; bu toprakların "hakîkatleriyle" mücehhezdirler; beslendikleri kaynaklar ithal değildir; "kökü mazide olan âti”dirler. Gelişmeye fevkalâde açıktırlar. Hep "yeni bir şeyler söylemek" ve "yeni bir şeyler yapmak' sevdasındadırlar. İncelenmeye değer ve de kesinlikle incelenmesi gereken numunelerdir. Bu modellerin hayatları mucizevî görünebilir; lâkin ütopya değildirler; gerçektirler. Esasen Ayverdi Mektebi'nin bir başarısı da "yüksek istidat potansiyeli' bulunan bu "cevherleri, Anadolu'dan büyük bir maharetle "devşirmekle kalmayıp, kütlenin istifâdesine uygun bir "transformasyon la "mayalayarak", piyasaya arz etme maharetini göstermiş olmasıdır. Ali Yardım ve Emrehan Küey, bundan dolayı olmalıdır ki "bu mektebin mesajı'hı dosdoğru anlamış, hazmetmiş, bir îman üslûbu dikkat ve becerisiyle yaşamış ve de cemiyete aynı sıhhat derecesiyle aksettirmeyi bilmişlerdir.

Ali Yardım, Emrehan Küey'in pek çok kültür projesine fiilen des­tek vermiştir. Kendisi içinde olmadığı zamanlarda da, hiç yoksa, onun projelerini desteklediğinin mesajını kamuoyuna vermek maksadıyla aynı mekânları paylaşmıştır. Aynı sahne ve kare içinde olmak her ikisi için, hep mutluluk vesilesi, bir zevk olmuştur.

Bu memleket, uzun yıllar bir "kaht-ı rical" sıkıntısı çekti. Sonraki dönemde bu sıkıntı daha da derinleşerek "fikdân-ı ricâl'k dönüştü. Ali Yardım ve Emrehan Küey klasik mânâda "rical"den değil idiler; ama “rical"yetiştiren alt yapının adamı idiler. Ayverdi Mektebi'nin, memleketin yaralarına merhem olan bu zevatı yetiştirdiğini görmekle, bugün teselli buluyoruz. Allah her ikisine de ganî ganî rahmet eyleye...

Kubbealtı Mecmuası

Nisan 2006